Hızlı Arama
| Sanatçı Biyografileri,Tanıtımları Sanatçı Biyografileri,Tanıtımları bu bölümde |
![]() |
|
|
#1 (permalink) |
|
Statü: Yönetici
Üyelik tarihi: Aug 2009
Yaş: 48
Mesajlar: 15,832
Şube: Sakarya
Operatör: Vodafone
Telefon Markası: Nokia
Tesekkür: 5
73 Mesajina 350 Tesekkür Aldi
|
arkadaşlar bir çok konu var o yüzden ulaşmak istediğiniz bilgiyi F3 tuşuna basarak anahtar kelimeler girerek daha rahat bulabilirsiniz.
Alyuvarlar Nedir? Kanın onda dokuzundan fazlası alyuvarları kapsar .Bunlar öylesine küçüktür ki,büyükçe bir damla kanda 250 milyon dan fazla alyuvar vardır. Alyuvarlar disk biçiminde olup, kenarları dışa doğru kabarıktır. Alyuvarlarda "emoglobin" diye tanımlanan bir öz (cevher) bulunur. Emoglobin, demir bileşiği bir maddedir. Ciğerlerden gelen oksijenle çok iyi birleşir. Alyuvarların görevi oksijeni vücudun bütün kısımlarına taşımak,orada bulunan hücrelere ulaşarak onlara oksijen sağlamaktır. Emoglobin oksijenle birleşince iyice kırmızılaşır. Bir kesikten akan kanın daima kırmızı olması, havanın oksijeniyle birleşen emoglobin nedeniyledir.Alyuvarlar sadece elli ile yetmiş gün arasında yaşarlar.Devamlı olarak yenilenmeleri,yani yerlerini yenilerinin alması gereklidir. Bir kemiğin iç yapısındaki kırmızımsı dokunun,kırmızı kan hücreleri dolayısıyla olduğunu öğrenmiştik. Bazı kemiklerin iliğinde de kırmızı hücreler oluşur. Alyuvar eksikliği çeken bir kimsede "anemi" olduğu söylenir. Genellikle halsiz ve incedir. Çünkü vücut hücreleri, yeterince oksijen alamaz. Anemi hastalıkları, hasta kişinin besin maddelerinde "demiri bol" şeylerin arttırılmasıyla tedavi edilirler. Görüldüğü gibi,alyuvarlar vücut sağlığı bakımından son derece önemli bir unsur niteliğindedirler. Anestezi Nedir? Genel anlamda anestezi,ameliyat,ya da herhangi bir cerrahı müdahale öncesi, insan ve hayvanların vücudunun bütününde veya belirli bir kesimindeki duyunun (hissin) yok edilmesi demektir. Bunların dışında bir de kendiliğinden, bazı nedenler dolayısıyla olan anestezi hali varsa da, konumuzun dışında kalmaktadır. Özel ve belirli bir amaçla uygulanan anestezi iki çeşittir : 1 - Genel anestezi:Bu tür anestezide,hastanın acı,ağrı duymaması için uygulanan şey, vücudun bütünündeki duyuyu geçici bir süre için yok eder. Kullanılan anestezi maddesi, sinir sisteminin bütününü etkiler. Halk arasında bu tür anestezi "uyutma" diye tanımlanır. 2 - Lokal (yerel-mevziî) anestezi: Vücudun sadece müdahale edilecek bölgesinde geçici bir duyusuzluk (hissizlik) yaratır. O bölgede acı duyulması önlenmiş olur. Anestezide ana amaç,acının kontrol altına alınmasıdır. İnsanlar,çok eski tarihlerden beri bu alanda bazı uygulamalar yapmışlardır. M. S. birinci yüzyılda yazılmış olan bir tıp kitabında, "uyutucu" bazı ilaçlardan söz edilmiştir. Doğu'da aynı uygulamanın bu tarihten önce de yapıldığını güvenilir kaynaklardan biliyoruz. Belirli bazı otlar,gazlar,yağlar,hatta hipnotizma (ipnotizma),geçmişte yaygın ölçüde anestezi uygulamaları olarak kullanılmıştır. Modern anestetikler (kloroform,nitrik asiteter ve etileni kullanılmadan önce bütün ameliyatlar hastaya dayanılmaz acı verir,dolayısıyla ameliyatın iyileştirici etkisine karşı bir dayanıksızlığa sebep olurdu. Modern cerrahî, ancak acının azaltılması,hastanın sükûn ve dayanıklılığının sağlanabilme-sinden sonra yüksek oranda başarılı sonuçlar vermiştir. Daha yukarda değinmiş olduğumuz gibi, anestetik maddelerin çoğu gazdır. Bunu koklayarak soluyan hasta, geçici bir süre için bilincini kaybeder. Başka türlü söylemek gerekirse kendinden geçer. Ayrıca, kan dolaşımına enjekte edilen (iğneyle verilen) anestetik maddeler de vardır. Özellikle "lokal -yerel" anestezi, ameliyat edilecek uzuva ve çevresine bu bölgedeki duyuyu geçici bir süre için öldürecek ilaçların enjeksiyonuyla yapılır. Lokal-yerel anestetik olan kullanılan ilaçların en önemlileri, kokain, novakain, morfin gibi maddelerdir. Bir hastaya anestezi uygulanmasında dikkat edilecek en önemli husus, hastanın vücudunun (kalbinin, ciğerlerinin, sinir sisteminin, vs.) durumunu, tepkilerini önceden kontrol etmektir. Arşimet Kimdir? Bundan 2000 yılı aşkın bir süre önce, eski Yunanistan Via Siraküze şehrinde bir bilim adamı,herkese açık genel bir hamamda suyla dolu banyo küvetine girmişti. Arkasına yaslanıp da, suyun banyo küvetinin yanlarından dışarı aktığını görünce aklında parlak bir fikir kıvılcımlandı. -Evreka,evreka,diye bağırarak küvetten fırladı.Bir hamam havlusuna sarındı ve doğru evine koştu. Bilim tarihine geçen bu banyo olayındaki adam, "evreka, evreka"yani "buldum,buldum" diye sokaklarda koşan ünlü Yunan bilgini, Arşimet�ten başkası değildi. Arşimet'in küvetteki suyu gözlerken farkına vardığı gerçek, bu olguyla bulduğu şey,uzun süreden beri üzerinde çalıştığı, cevap aradığı bir sorunla ilgiliydi. Yunan Kralı Hiero , saray kuyumcusuna yeni bir taç hazırlamasını emretmişti . Bunu yapması için de belirli miktarda altın verilmişti. Kral, kuyumcunun altının bir kısmını çaldığından ve onun yerine daha ucuz olan gümüş kullandığından şüpheleniyordu. Saray bilgini Arşimet'ten de gerçeği ortaya çıkarmasını istemişti. Arşimet.madenlerin değişik ağırlıkları olduğunu biliyordu. Küçük bir altın küpü,boyutları aynı olan gümüş bir küpten daha ağırdı. Altından tacı eritip boyutları belirli bir tüp kalıbına dökebilir ve bunun ağırlığını aynı boyutlarda gümüş bir küpün ağırlığıyla kıyaslayabilirdi. Fakat bu durumda taç bozulacaktı. Onun için başka bir çare bulması gerekiyordu. Banyo yaparken farkına vardığı gerçek şuydu Küvete girdiği zaman,küvette bulunan suyun seviyesi yükselmişti. Başka türlü söylemek gerekirse, vücudunun ağırlığı (kitlesi),belirli miktarda bir su kitlesinin yerini almıştı. Bunun üzerine hemen evine koşup bazı deneyler yaptı.Çok geçmeden, değişik maddelerin aynı miktar suyun yerini almadığını gördü. Altın gümüşten ağır olduğu için, saf altından yapılmış bir küp, saf gümüşten yapılmış bir küpten daha küçüktü. Arşimet, altın küpün gümüş küpten daha az suyun yerini aldığını gördü. Tacın yapısında gümüş olup olmadığını bulmak için bu ilkeden yararlanmayı düşündü. Bir su kabına, tacın ağırlığına eşit miktarda altın,başka bir kaba gene tacın ağırlığına eşit miktarda gümüş,üçüncü bir kaba da tacın kendini koydu.Yaptığı deneyde, tacın altından daha fazla ve gümüşten daha az su kitlesiyle yer değiştirdiğini ortaya yıkardı. Bu sonuca göre, taç sırf altın veya sırf gümüşten yapılmamıştı. Bunların karışımından yapılmıştı. Arşimet'in buluşuyla, kralın kuyumcusu sadece işinden değil hayatından da oldu. Arşimet böylelikle kralın derdini halletmişti ama,deneylerine son vermedi. Katı maddelerin bünyesine ilişkin en önemli bilgileri,bir kapta yer değiştirdikleri su miktarını ölçerek, bundan vardığı sonuçlarla ortaya koydu. "Arşimet Kanunu" diye tanımlanan bu ilke,aradan yirmi yüzyıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen bilim adamları tarafından yapılan bazı hesaplamalarda hâlâ güvenle uygulanmaktadır. C) çağdaki filozofların ve matematikçilerin çoğu,düşüncelerini kuramsal (teorik) olarak ortaya koymakla yetinirlerdi. Bunların doğruluğunu ispatlamak çabasına girişmezlerdi.Arşimet, çalışmalarını ve vardığı sonuçların doğruluğunu deneyle re dayandırıyordu. Arşimet'in,çok büyük ağırlıkları çok küçük bir çabayla hareket ettirebilen bir makine yaptığı da ona ilişkin söylentiler arasındadır. Söylentiye göre, Arşimet bu makinenin kasnaklarından geçirilen,bir ucu yüklü bir gemiye bağlı bir zincirin öteki ucunu Kral Hiero'ya uzatmıştı. Kral Hiero da zinciri çekmiş ve büyük bir şaşkınlıkla koca geminin hareket ettiğini görmüştü. Bir süre sonra, Romalılar Siraküze şehrini kuşatmışlardı. Yunanlılar, Roma gemilerine karşı Arşimet'in bu makinesinden yararlandılar. Büyük kancalarını, kıskaç görünüşündeki kollarını denize doğru indiren ve Roma gemilerini böylece kavrayıp havaya kaldıran makine,onları kayalıkların üzerine atarak parçalanmalarını sağlıyordu. Arşimet'in bir başka uygulaması da,dev büyüteçlerle Roma gemilerinin üzerine güneş ışığını düşürmesi ve gemileri yakmasıydı.Bilim tarihinde ölümsüz yeri olan Arşimet, matematik ve geometri konusunda çok değerli eserler yazmıştır. İsa'dan önce 212 yılında Romalılar nihayet Siraküze şehrine girmişler, Roma ordusunun komutanı Marcellus,bu büyük bilim adamına dokunulmamasını emretmişti. Pazar yerinde toprağa çizdiği bir daireyle ilgili hesaplar yapan büyük bilim adamı sarhoş bir Romalı asker tarafından öldürüldü. Ateş Nedir? Yanmanın bilimsel adı "ateşlenme" dir. Ateşlenmenin değişik türleri vardır. Fakat genellikle çok basit sayılabilecek bir olay meydana gelmektedir. Ateşlenme, havadaki oksijenin "yanabilecek" nitelikte bir maddeyle birleşmesinin sonucudur. Bu tepki ısı üretir. İşlem çok süratli olmuşsa, alevleri görürüz. Ya da yoğun bir kızarıklığın oluştuğunu fark ederiz. Bir patlamada olduğu gibi, ateşlenmenin kendini hissederiz. Ağaç veya kağıt oksijenle birleştiğinde, kaçınılmaz bir şekilde alevler meydana gelir. Fakat otomobillerimizin motorunda da bir "ateşlenme", içten bir yanma olur. Burada,benzin havadan alınan oksijenle yanar. Otomobil motorunda yanma işlemi öylesine hızlıdır ki, buna "patlama" diyebiliriz. Buna karşılık, çok yavaş tempolu, farkına varmamız için yılların geçmesi gereken "yanma" 1ar vardır. Sözgelimi bir demir paslandığı zaman, aslında çok yavaş bir yanma söz konusudur. Yavaş bir yanma olduğunda, bunun sonucu ısı havaya Kaçamadığı zaman, sıcaklık aktif yanmanın başladığı bir ısı derecesine ulaşır. Bu da "kendiliğinden ateşlenme" diye tanımlanır. Kapalı bir yerde bırakılmış petrollü paçavra yığınlarını düşünelim. Petrol yavaş yavaş oksitlenme veya yanma sonucu bir sıcaklık meydana getirir. Bu sıcaklık dışarıya sız amaya cağından, paçavraların alev alabileceği bir dereceye kadar yükselir. Ateşlenme için varlığı gerekli olan oksijen.tabiatta en yaygın ölçüde bulunan elemandır. Çevremizi kuşatan havada yaklaşık olarak % 21 oksijen vardır. Bu oksijen, yanma işlemi için her zaman hazır durumdadır. Herhangi bir madde ne kadar "yanıcı" olursa olsun,yanma işleminin gerçekleşmesi için oksijen gereklidir. Aynı şekilde, yanma işleminin gerçekleşmesi bakımından bazı maddeler de oksijen kadar gereklidir. Bu maddeler "yanıcı" diye tanımlanır. Belirli yanıcı maddeler, ateşlenme-yanma işleminde "yakıt" olarak kullanılır. Ağaç (tahta, odun),kömür,petrol,benzin, belirli gazlar, en belirli yakıt maddeleridir. Ateşlenme (yanma) esnasında,havadaki oksijenin iki atomu, yakıt maddenin bir karbon atomuyla birleşir. "Karbondioksit" diye tanımlanan yeni bir maddenin molekülünü meydana getirir. Nitekim vücudumuzda ısı ve enerji meydana getirmek için olan yanma işlemi sonucu üreyen karbondioksit, verdiğimiz solukla havaya gitmektedir. Atomu Kim Keşfetti? Eski Yunanlılar,bütün maddelerin atomlardan oluştuğuna inanırlardı. Gerçekte, Yunanca asıllı "atom" kelimesi "bölünemez" anlamına geliyordu. Yunanlılara göre, herhangi bir madde ne kadar bölünürse bölünsün (NOT:burada, bölünmekle "parçalanmak",daha ufak parçalara ayrışmak kastedilmektedir), sonunda hiç bölünemeyecek bir zerresi ortaya çıkacaktı.Bu en ufak ve daha öteye bölünemez zerre de "atom"du. Yunanlıların bu inancına rağmen, atomu onların keşfettiğini söyleyemeyiz. Her şeyden önce, Yunanlıların bu konudaki inancı bilimsel olmaktan uzaktı. Bilimsel deney ve gözlemlere dayanmıyor,onlarla desteklenmiyordu. Bildiğimiz anlamda atom,bilimsel gözlemler, kuramlar sonucu öğrenilmiştir. 19. yüzyılın başlangıcına kadar, maddenin ve cevherinin (özünün)yapısı hakkında sadece filozofların öğretileri vardı. Sonra John Dalton adında bir İngiliz kimyacı ve matematikçi,ilk kez bilimsel atom kuramından (teorisinden) söz etti. Yıl 1803 de John Dalton dikkatli bir deneyciydi.Çeşitli gazlardan aldığı örnekleri tarttı ve ağırlıklarının farklı olduğunu gördü. Gazların da, katı cisimler ve sıvılar gibi inanılmaz küçüklükte zerreciklerden oluştuğunu keşfetti. Bu küçük zerrecikleri "atom" diye adlandırdı. Dalton değişik elemanların atomlarının değişik özelliklerde ve farklı ağırlıklara sahip olduğunu açıkladığı zaman, atomla ilgili açıklama ve çalışmalar bilimsel bir nitelik kazanmış sayılırdı. Buna rağmen,bir atomun tam anlamıyla ne olduğu ve fonksiyonları hâlâ gereğince açıklanmamıştı. Hemen hemen yüz yıl sonra,Ernest Rutherford adındaki başka bir İngiliz,güneş sistemine benzer, onunla kıyaslanabilecek bir tanımlama yaptı. Merkezde pozitif elektrik yüklü bir çekirdek (nükleus) ve bunun çevresinde yer almış olan negatif elektrik yüklü elektronlara ilişkin açıklamalarda bulundu. Bugün,bilim adamları atomun elektronlar,protonlar,nötronlar,positronlar,nötrin onlar,mesonlar ve hiperonlardan meydana geldiğine inanmaktadırlar. Gerçekte, atomun göbeğinde 20 den fazla ayrı zerrecik bulmuşlardır. Gene de,atomun her şeyi izah edebilecek,buna yardımcı olacak bir tek tam resminin bulunmadığını özellikle belirtelim. Eınsteın Kimdir? Hayatlarını, çalışmalarını,buluş ve eserlerini okuyup öğrendiğiniz bilim adamlarının çoğu,mikroskoplar, teleskoplar , bir takım makineler ya da laboratuar aletleriyle çalışmışlardır. Sorunlarını çözmek,düşüncelerini,tasarılarını,fikirlerini gerçekleştirip uygulamak için deneyler yapmışlardır. Albert Einstein (Aynştayn)başka tür bir bilim adamıdır. İcatlarını, buluşlarını laboratuarda değil, kafasının içinde,aklında yapan kuramsal (teorisyen) bir fizikçidir.Aynştayn, teorilerini ispatlamak için deneyler yapmak gereğini duymamıştır. Bütün dehasını,yeteneklerini,fikirlerini geliştirmek karşısına aldığı soru ve sorunları cevaplayıp çözümlemek , düşüncelerini matematik formüllerine dönüştürmek, böylece ortaya koymak yolunda harcamıştır. Aynştayn�ın bazı teorileri, bu teorilerin ileri sürüldüğü , ortaya konulduğu zamanın çok ilerisindedir.Öyle ki,söz konusu teorilerin uygulamaya dökülebilmesi için, bilimsel araç ve gereçlerin daha gelişmiş, daha mükemmellerinin icat edileceği zamana kadar uzun yılların geçmesi gerekmişti. Bu teorilerden birinde hiç kimsenin görmemiş olduğu belirli bir yıldızın varlığı öne sürülüyordu. Bir başka teori, evrende bulunan bütün maddelerin en küçük parçası,bölünmez cüzü olarak kabul edilen atomla ilgiliydi. Gerçekte atomun daha küçük zerreciklerden oluştuğu açıklanıyordu. Nitekim her iki teorinin de doğru olduğu ispatlanmıştır. Albert Aynştayn,dünyaya,insanlığa,evrenin kanunlarının açıklanmasında yardımcı ve yararlı olan sayısız yeni matematiksel formül vermiştir. Işık, enerji, hareket, yerçekimi, uzay ve zaman gibi esrarengiz kavramlar konusunda, bunların anlaşılması,çözümlenmesi bakımından,dünyaya Aynştayn kadar yararlı olmuş bir kimse daha yoktur. Aynştayn, Almanya'da küçük bir şehir olan Ulm'da doğmuştu. Babasının küçük bir elektrik aletleri fabrikasına sahip olduğu Münih şehrinin varoşlarında (dış, kenar mahallelerinde)yetişti. Çocukken.ilerde nasıl bir adam olacağının en ufak belirtilerine sahip değildi. Öğretmenleri onu �donuk,zihni tersine işleyen" bir çocuk diye tanımlıyorlardı. Gerçekte Aynştayn son derece zekiydi.12 yaşındayken kendi kendine geometri öğrenmişti. ATOM BOMBASININ TEMEL FORMÜLÜ 2. Dünya Savaşı'na kesin son sağlayan atom bombası, Aynştayn'ın 1905 yılında ortaya koyduğu bir gerçeğin ürünüdür. Eskiden bir maddenin yaratılamayacağı ve yok edilemeyeceği kuramı geçerliyken, Aynştayn maddenin enerjiye ,enerjinin de maddeye dönüşebileceğini ileri sürmüştür. E =enerji M= kitle C=ışığın hızı olarak kabul edildiğinde,bu gerçeği E=MC2 formülü ile ortaya koymuştur. Babası fabrikada çalışması için zorladı.Fakat Aynştayn öğrenimine devam etmek arzusundaydı. Özellikle matematik ve fizikle ilgileniyordu. Bir fizik öğretmeni olmağa karar verdi. İsviçre'de Zürih şehrine gitti. Orada Politeknik Akademisi'ne girdi. İyi dereceyle mezun oldu. Öğrenimini tamamlarken,sonradan eşi olacak Mileva Mareç adında bir öğrenciyle de tanışmıştı. Okulu bitirdikten sonra fizik öğretmeni olarak uygun bir iş bulamadı. Özel dersler veriyordu ama el ine, geçen para azdı. Ancak o da güçlükle boğazına yetiyordu. 1902 yılında, İsviçre Patent Ofisinde memur oldu. İşin parası azdı ama kolaydı. Çok az vaktini alıyor, asıl ilgilendiği şeylerle meşgul olabilmesi için bol zamanı kalıyordu. Bundan sonraki üç yılın her dakikasını,zaman ve uzay konusunda yeni matematiksel açıklamalar getirecek bazı formüller üzerinde harcadı. 1905 yılında henüz 26 yaşındayken, kendine dünya ölçüsünde ün kazandıracak olan "İzafiyetin Özel Teorisi" isimli eserini bastırdı. Bazı bilim adamları,bu eseri "dünya tarihinde en önemli belge" diye tanımışlardır. Aynştayn'ın İzafiyet Teorisi, bilim adamı arkadaşları arasında pek coşkuyla karşılanmadı. Bunun nedeni, onların kendi çalışma ve eserlerindeki nice yanlış ve yanıltının ortaya dökülmesiydi. 1912 de karşı tavır silindi.Herkes onun büyüklüğünü kabul etti. Teorisi çok karmaşıktı. Fakat matematikçilerin ve fizikçilerin uzun yıllardan beri bocaladıkları,çözümleyemedikleri sayısız sorunu cevaplandırıyordu. İsviçre Patent Dairesindeki silik,belirsiz katip,dünya çapında ün kazanmıştı. Avrupa üniversitelerinde dersler vermeğe çağrıldı. Profesörlerden biri "yeni bir Kopernik doğmuştur" dedi. 1914 yılında, Berlin Üniversitesinde fizik profesörü oldu. Orada, Nobel Armağanını kazandığı 1921'e kadar dokuz yıl kaldı. 1933 yılında ansızın bütün hayatı yön değiştirdi. Adolf Hitler adında hırslı,kana susamış bir çılgın, Almanya'da diktatör olmuştu.Hitler ve omuzdaşları,"üstün Cermen ırkı" saplantısıyla Yahudilere karşıydılar. Aynştayn Hitler'e ve Nazilerin zorbalıklarına, zulümlerine karşı bir tavır takındı. Hitler de onun evini yıktırdı, malına mülküne el koydu.Tutuklanması için büyük paralar vaat etti. Dünyanın onurlandırdığı Aynştayn,yersiz,yurtsuz bir mülteci durumuna düşmüştü. Sonra Amerika'dan çağrıldı. 1933 yılında Princeton'a geldi. 22 yıl orada yaşadı. 1940 yılında Amerikan vatandaşlığına geçti. 1945 yılında 2. Dünya Savaşını sonuçlandıran atom bombası Amerikalılar tarafından atıldığı zaman,Aynştayn bilimin ölüm ve yıkımlar amacıyla kullanılmasından büyük üzüntüye kapıldı. Bütün uluslara bir çağrıda bulundu.Barışçı bir dünya devletinin kurulmasını istedi. 1955 de öldüğü zaman 76 yaşındaydı. Atom Enerjisi Nedir? Atomik enerji atomdan elde edilen enerjidir.Her atom kendi bünyesinde bir enerjiye sahiptir.Bu enerji,bir atomun parçalarını bir arada tutar. Dolayısıyla, atomik enerjide bir atomun çekirdeği enerjinin kaynağıdır. Atom parçalandığı zaman bu enerji serbest kalacaktır. Gerçekte atomla enerji sağlamanın iki yolu vardır. Bunlardan biri "fission /birleştirme",öteki ise "flssion/bölme " diye tanımlanır. "Birleştirme" reaksiyonu gerçekleştiğinde iki atom bir tek atom teşkil edecek yapıdadır.Atomların birleşmesi.Isı formunda çok büyük miktarda bir enerjinin serbest kalması sonucunu verir. Güneş tarafından yayılan enerjinin çoğu, güneşte meydana gelen "fission" işleminin sonucudur.Atomik enerji sağlamanın bir başka şekli, "fission/bölünme" işlemidir. Bir atom ikiye bölündüğü zaman bu işlem olmuştur. Bu reaksiyon, atomların nötron gibi atomik cüzlerle (zerreciklerle) bombardımana tutulması sonucu yapılır. Nötronlarla bombardıman edilen bir atomun mutlaka bölünmesi beklenemez. Aslında atomların çoğunu parçalayamayız.Buna karşılık, uranyum ve plütonium atomları uygun şartlarda daima parçalanır. "U-235" diye tanımlanan bir tür uranyum ( ki " uranyum izotopu" diye bilinir),nötronlarla bombardıman edildiğinde iki parçaya ayrışacaktır. Bunun verdiği enerji ne kadardır tahmin edebilir misiniz ? Yaklaşık olarak 1 kilo kömürün yandığı zaman verdiği enerjinin bir milyon kat fazlasıdır. Bu yüzden, küçük bir uranyum parçası kocaman bir geminin,bir uçağın hareketini sağlayabilir. Bir jeneratörü çalıştırabilir. Görüldüğü gibi, atomik enerji insanın geleceği için eşi benzeri bulunmaz bir güç kaynağıdır. Bir Atomun Büyüklüğü Ne Kadardır? Her şeyden önce,söze bugün atom hakkında bildiklerimizin yarına değişebileceğini belirterek başlayalım. Atom parçalama (ayrıştırma) makinelerinin yapılmasıyla,bilim atom konusunda devamlı olarak yeni yeni şeyler öğreniyor. Ne gariptir ki, Yunanca asıllı atom kelimesinin karşılığı "bölünemez,parçalanamaz" anlamına gelmektedir.Bundan kolaylıkla anlaşılacağı gibi, eski Yunanlılar atomu maddenin en küçük parçası diye kabul etmekteydiler. Oysa,günümüzde atomun çekirdeğinde 20 den fazla muhtelif zerrecik bulunduğu öğrenilmiştir.Bilim adamları, atomun elektronlar, protonlar, nötronlar, positronlar,nötrinolar,mesonlar ve hiperonlardan oluşan bir yapıya sahip bulunduğuna inanıyorlar. Elektronlar, çok küçük negatif elektrik yükü taşıyan zerreciklerdir. Proton ise,elektrondan 1836kere ağır olup pozitif elektrikle yüklüdür. Buna karşılık, nötron daha ağırdır. Fakat herhangi bir elektrik yükü taşımaz. Positron, yaklaşık olarak elektron büyüklüğündedir ve pozitif elektrik yükü taşır. Nötrino,bir elektronun iki binde biri kadardır. Elektrik yükü yoktur. Mesonlar, pozitif veya negatif elektrik yüklü olabilir. Hiperonlar protonlardan daha büyüktür. Ancak, bunların nasıl bir arada bulunduğu veya elektrikle yüklü oluşu bizler için hala meçhuldür. Bilinen şey,bu atomların elemanları meydana getirdiği ve birbirlerinden farklı olduğudur. Farklılıklarının belirgin gerçeği, ağırlıklarıdır . Dolayısıyla, elemanlar atomik ağırlıklarına göre gruplandırılırlar. Sözgelimi hidrojenin atomik ağırlığı "l",demirinki ise "55"dir. Bunun anlamı, demirin atomunun hidrojen atomundan 55 kez daha ağır olduğudur. Gene de bu ağırlıklar son derece küçüktür. Hidrojenin bir tek atomu,bir gramın milyonlarca kere milyonda biridir.Bunu başka bir örnekle de belirtebiliriz.Bir gram. hidrojende bulunan atom sayısı, 6 sayısını izleyen 23 sıfırlı rakamla belirtilecektir. Bir hidrojen atomu,çapı yaklaşık olarak 65 metreye varacak kadar büyütüldüğü zaman, yüksekliği 15 katlı bir yapıya eşit olacaktır. Aynı atomun elektronu,aşağı yukarı bir toplu iğne başı büyüklüğünü bulacaktır. Bu atomun protonu ise ancak mikroskopla görülebilir. |
|
|
|
| Reklamlar |
![]() |
| Seçenekler | |
| Stil | |
|
|